Devlet aklı ve Milliyetçilik

Fedai Zorlu

Devletin toplumun dinamiklerinden bağımsız, toplumu denetleyen ve toplum üzerinde tahakküm kuran bir siyasal yapı haline gelmesi, devletin toplumdan koparak kendisini toplumun üzerinde konumlandırmasının sonucudur.

Devlet, toplumun içinden çıkan ve onun siyasal ihtiyaçlarını düzenleyen bir kurum olmaktan çıkıp kendi başına bir irade haline geldiğinde, kendi politikasını toplumun politikası olarak dayatmaya başlar.

Devletin toplumsal dinamiklerden bağımsız bir “milli politikası” ancak bir devlet politikasıdır. 

Çünkü devletin politikası toplumun politikası değildir. Devlet kendi siyasetini “milli” olarak ilan ettiği anda millilik, toplumun ortak iradesinin alanından çıkar ve devletin siyasal mülkiyetine girer. Devletin çıkarı milli çıkar, devletin bekası milletin bekası, devletin politikası milli politika haline getirilir.

Böylece devlet kendisini eleştirinin dışına çıkarır.

Devlete karşı çıkmak millete karşı çıkmak, devlet politikasını eleştirmek milli çıkarlara karşı çıkmak olarak gösterilir.

Tahakküm tam burada başlar.

Oysa Türk devlet anlayışının tarihsel damarında devletin meşruiyeti yalnızca güç sahibi olmaktan doğmaz. Devletin düzen kurması, adaleti sağlaması ve toplumsal düzeni koruması beklenir. Devletin gücü, toplumun üzerinde sınırsız bir hükümranlık anlamına gelmez.

İslam felsefesinde de devlet, mutlak ve sınırsız bir kudret olarak değil, adalet ve sorumlulukla kayıtlı bir otorite olarak düşünülür. Hükmeden, hükmünün hesabından bağımsız değildir. İktidar, başlı başına bir amaç değil, adaletin ve düzenin gerçekleştirilmesi için taşınan bir sorumluluktur. 

Bu iki düşünce damarını yalnızca tarihsel bir miras olarak değil, bugünün devlet anlayışını sorgulayan bir ölçü olarak görmek gerekir. Türk-İslam devlet düşüncesinde devletin büyüklüğü, millet üzerindeki sınırsız kudretinde değil adalet karşısında kendisini de sorumlu görebilmesindedir.

Çünkü devlet, kendi varlığını milletin varlığının üzerine koyduğu anda kendi meşruiyet zeminini tüketmeye başlar.

Devletin bekası ile milletin bekası aynı şey değildir.

Devletin çıkarı ile milletin çıkarı her zaman aynı şey değildir.

Devlet adına yapılan her şey milli değildir.

Milliyetçilik de devletin tahakkümcü anlayışının yeniden üretilmesi için kullanıldığında, milletin siyasal iradesini güçlendiren bir düşünce olmaktan çıkar.

Toplumsal çatışmalar “millilik” adı altında çeşitli fraksiyonlara bölünür.

Bir kesim milli, diğer kesim milli olmayan ilan edilir.

Toplum kendi gerçek meselelerini tartışmak yerine devletin belirlediği siyasal gündem içerisinde saf tutmaya zorlanır.

Böylece milliyetçilik, milleti siyasetin öznesi olmaktan çıkarıp devlet siyasetinin nesnesi haline getirir.

Millet adına konuşan devlet, zamanla milletin ne düşüneceğine de karar vermeye başlar.

İşte bağımsız Türk milliyetçiliği burada devlet milliyetçiliğinden ayrılmak zorundadır.

Bağımsız Türk milliyetçiliği, devletin her politikasını milli kabul eden bir anlayış değildir. Devleti kutsamak, milleti devletin siyasal ihtiyaçlarına tabi kılmak değildir.

Milliyetçilik, devletin milleti yönetme biçimi değil; milletin kendi siyasal varlığını koruma iradesidir.

Devlet bu iradenin üzerinde değil, onun hizmetinde olmalıdır.

Devlet aklı toplumun aklının yerine geçtiğinde, toplum bir o yana bir bu yana savrulur. Günün gerekliliklerine, devletin ürettiği korkulara ve siyasal gündemlere tabi kılınır.

Dezenformasyon böyle bir düzende yalnızca yanlış bilgi değildir. Toplumun neyi göreceğini, neyi tartışacağını ve neyi düşünmeyeceğini belirleyen bir siyasal araç haline gelir.

Sonunda toplum kendi siyasetini üretemez.

Devletin siyasetini takip eder.

Ve siyasal özne olmaktan çıkarak devlet aklının peşinden sürüklenen bir sürüye dönüşür.

Devletin içinden yapılan kirli işler de burada milliyetçilik üzerinden örtülebilir.

“Milli çıkar” denir.
“Devletin bekası” denir.
“Devlet aklı” denir.
Ve toplumdan susması beklenir.

Oysa hiçbir kavram hukukun üzerinde değildir.

Hukuk devleti tam da devletin kendisini hukukla sınırlamasıdır.

Seçilmek sorumluluk almaktır.

Siyaset, toplum üzerinde sınırsız bir hükmetme yetkisi değildir.

Toplumun devletten hesap sorması kadar siyasetten hesap sorması da olmazsa olmazdır.

Çünkü hesap vermeyen siyaset, devlet gücünü toplum üzerinde kullanmaya başlar.

Devletin kutsallaştırıldığı yerde toplum araç haline gelir.

Milliliğin devletin tekeline alındığı yerde millet siyasal öznesini kaybeder.

Milliyetçiliğin devlet tahakkümüne bağlandığı yerde toplum kendi içinde parçalanır.

Hukukun siyasetin emrine girdiği yerde siyasal sorumluluk ortadan kalkar.

Ve toplum hesap soramaz hale geldiğinde devlet, toplumun üzerinde tahakküm kurmaya başlar.

Mesele devletin varlığı değildir. Mesele devletin yeridir.

Mesele milliyetçiliğin varlığı değildir. Mesele milliyetçiliğin kimin siyasetine tabi olduğudur.

Türk İslam devlet felsefesinin sorumluluk ve adalet ilkesiyle bağını yeniden kurmak gerekiyorsa, bunun yolu devleti kutsallaştırmaktan değil, devletin sınırlarını hatırlamaktan geçer.

Devlet erki milletin üzerinde değildir.Millet devletin siyasal malzemesi değildir.

Devletin görevi toplumu kendisine tabi kılmak değil, toplumun düzenini ve hukukunu güvence altına almaktır.

Devlet millet için vardır. Millet ise devletin bekası için var olan bir araç değildir.

Ve bağımsız Türk milliyetçiliğinin asıl meselesi, devleti büyütmek değil; milleti devlet karşısında aciz bırakmayacak bir devlet düzenini savunmaktır.

Fedai Zorlu