Fedai Zorlu

Fedai Zorlu


Ateş çemberi- Türkiye'nin jeopolitik denklemi

13 Haziran 2026 - 20:57 - Güncelleme: 13 Haziran 2026 - 21:00

7–8 Temmuz NATO Zirvesi’ne gidilirken Türkiye, yalnızca bölgesel krizlerin değil, yeni şekillenmekte olan küresel güç mücadelesinin de merkezinde bulunmaktadır. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Basra Körfezi’ne kadar uzanan geniş coğrafyada yaşanan gelişmeler birbirinden bağımsız değildir. Aksine bu gelişmeler, yeni uluslararası düzenin hangi eksenler üzerinde şekilleneceğine dair mücadelenin farklı cepheleridir.

Bugün NATO’nun ağırlık merkezi hâlâ Amerika Birleşik Devletleri’dir. Ancak Ukrayna-Rusya savaşı ve İsrail-İran çatışmasının ortaya çıkardığı tablo, Atlantik ittifakı içerisinde görünenden daha ciddi bir stratejik ayrışmanın oluştuğunu göstermektedir.

İngiltere’nin etrafında şekillenen, Almanya ve Fransa’nın da giderek daha fazla dahil olduğu Avrupa güvenlik perspektifi ile Washington’un küresel öncelikleri artık tamamen örtüşmemektedir.

Avrupa’nın temel meselesi Rusya’dır.

Amerika’nın temel meselesi ise Çin’in yükselişi, Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi ve küresel güç rekabetinin yönetilmesidir.

İsrail-İran savaşı bu ayrışmayı görünür hale getirmiştir. Avrupa’nın önceliği Ukrayna ve Rusya iken, Washington’un stratejik dikkatinin önemli bir bölümü yeniden Ortadoğu’ya yönelmiştir.

Bu nedenle NATO içerisindeki birlik görüntüsünün arkasında farklı tehdit algıları ve farklı gelecek tasavvurları bulunmaktadır.

Ukrayna-Rusya savaşında gelinen nokta da bu ayrışmayı derinleştirmektedir.

Savaşın ilk dönemlerinde Rusya’nın kısa sürede yıpratılacağı ve Moskova’nın stratejik olarak geri çekilmeye zorlanacağı düşünülüyordu. Ancak aradan geçen zamana rağmen savaş sona ermemiştir. Avrupa’nın milyarlarca dolarlık desteği ve ağır yaptırımlara rağmen Rusya sahada direnmeye devam etmektedir.

Putin’in son dönemde kullandığı Oreshnik hipersonik füze sistemi yalnızca Kiev’e yönelik bir saldırı olarak okunmamalıdır. Bu saldırı aynı zamanda Avrupa’ya gönderilmiş stratejik bir mesajdır.

Mesaj açıktır: Rusya geri adım atmaya niyetli değildir.

Bu nedenle Avrupa artık Ukrayna’yı değil, kendi gelecekteki güvenlik düzenini savunmaktadır. Savunma bütçelerindeki artışlar, yeniden silahlanma programları ve askeri kapasite inşası bunun sonucudur.

Avrupa fiilen uzun süreli bir Rusya mücadelesine hazırlanmaktadır.

Tam da bu noktada Türkiye’nin önemi ortaya çıkmaktadır.

Son dönemde Avrupalı çevrelerden Türk savunma sanayiine ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik övgülerin arkasında romantik bir hayranlık değil, stratejik ihtiyaç bulunmaktadır.

Türkiye NATO’nun en büyük ordularından birine sahiptir.

Türkiye Karadeniz’in kilidini elinde tutmaktadır.

Türkiye Rusya ile doğrudan konuşabilen az sayıdaki NATO ülkesinden biridir.

Ve Türkiye Avrupa’nın güneydoğu güvenlik hattının merkezindedir.

Dolayısıyla Türkiye’ye yönelik ilginin temelinde duygusal değil jeopolitik sebepler bulunmaktadır.

Karadeniz’de son dönemde yaşanan gelişmeler, Türk kıta sahanlığı çevresindeki gerilimler ve bölgesel rekabet dikkate alındığında Türkiye-Rusya ilişkilerinin hedef alınması şaşırtıcı değildir.

Çünkü Ankara ile Moskova arasındaki denge siyasetinin bozulması birçok aktör açısından stratejik kazanç anlamına gelmektedir.

Bu durum Türkiye’nin Rusya’nın tarihsel hedeflerini unutmasını gerektirmez.

Rusya tarih boyunca Türk jeopolitiğinin en önemli rakiplerinden biri olmuştur.

Ancak bu gerçek, Türkiye’nin Rusya karşıtı bir cephe stratejisinin öncü unsuru haline gelmesini de gerektirmez.

Türkiye’nin çıkarı ne Moskova eksenine kaymakta ne de Rusya karşıtı bir blok siyasetine angaje olmaktadır.

Türkiye’nin çıkarı denge siyasetindedir.

Önümüzdeki dönemin ikinci kritik başlığı İran olacaktır.

İran’ın NATO güvenlik tartışmalarında daha görünür hale gelmesi ve İsrail-İran savaşının bölgesel sonuçları Türkiye açısından yeni risk alanları üretmektedir.

Türkiye ile İran’ın karşı karşıya gelmesi yalnızca iki ülke açısından değil, bütün bölge açısından yıkıcı sonuçlar doğuracaktır.

Ancak burada asıl tehlike doğrudan bir Türk-İran savaşı kadar Türkiye’nin İran merkezli bölgesel projelere sürüklenmesidir.

Bugün Washington’un Ortadoğu’da yeni bir güvenlik mimarisi kurmaya çalıştığı görülmektedir.

Tam da bu noktada Türkiye açısından dikkat edilmesi gereken husus, son yıllarda yeniden dolaşıma sokulan bölgesel güç ve Yeni Osmanlı söylemleridir.

Avrupa Türkiye’yi Rusya’ya karşı kendi güvenlik mimarisinin vazgeçilmez unsuru olarak görmek isterken, Amerika’nın Türkiye’ye Ortadoğu’nun hamisi rolünü teklif ettiği görülmektedir.

Bu ilk bakışta cazip görünebilir.

Ancak Ortadoğu haritalar üzerinde göründüğü kadar basit bir coğrafya değildir.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen sınırlar, devletleşme süreçlerini tamamlayamamış yapılar, aşiret dengeleri, mezhep çatışmaları ve sürekli üretilen istikrarsızlık bu coğrafyayı dünyanın en maliyetli jeopolitik alanlarından biri haline getirmiştir.

Bugün Türkiye’nin önündeki tehlike büyümek değildir.

Türkiye’nin önündeki tehlike, büyüme görüntüsü altında kendisini tüketebilecek bir jeopolitik bataklığa çekilmesidir.

Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeler yalnızca enerji kaynakları ve deniz yetki alanları üzerinden okunmamalıdır.

İsrail’in son yıllarda izlediği güvenlik stratejisi incelendiğinde Tel Aviv’in tehditleri kendi sınırlarında karşılamak yerine çevre coğrafyalarda baskılamaya ve mümkün olduğunca ileri hatlarda durdurmaya çalıştığı görülmektedir. Gazze sonrasında Lübnan, Suriye ve İran ekseninde yaşanan gelişmeler bu yaklaşımın yansımalarıdır.

Bugün İsrail’in Suriye sahasında ulaştığı etki alanı dikkat çekicidir. Şam çevresinde ortaya çıkan yeni askeri ve siyasi gerçeklik Türkiye açısından yakından takip edilmelidir. İsrail’in kuzeye doğru genişleyen güvenlik yaklaşımı ile Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde oluşturmak istediği güvenlik perspektifi uzun vadede kesişen jeopolitik alanlar oluşturmaktadır.

Doğu Akdeniz’de ise İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında son yıllarda kurulan stratejik ortaklık tesadüfi değildir. Enerji projeleri, askeri iş birlikleri, ortak tatbikatlar ve diplomatik koordinasyon birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo Türkiye’nin Mavi Vatan doktrinine karşı oluşturulmuş bölgesel bir denge mekanizması olarak okunabilir.

İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a verdiği siyasi, askeri ve diplomatik destek yalnızca enerji güvenliği ile açıklanamaz. Tel Aviv’in Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin artan etkisini sınırlandırmak isteyen aktörlerle ortak çıkar alanları oluşturduğu görülmektedir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde Türkiye açısından en yüksek risk doğrudan bir İsrail-Türkiye savaşından önce Doğu Akdeniz veya Ege merkezli sınırlı bir Türk-Yunan askeri krizinin ortaya çıkmasıdır. Kanaatimce İsrail’in siyasi, diplomatik, istihbari ve teknolojik desteğini arkasına alan Yunanistan’ın Türkiye ile kontrollü bir gerilim veya sınırlı süreli bir çatışma riskini geçmiş dönemlere göre daha fazla gündeme taşıdığı görülmektedir.

Bir hafta veya birkaç hafta sürebilecek sınırlı bir Türk-Yunan çatışması ihtimali artık tamamen teorik bir senaryo olmaktan çıkmıştır. Böyle bir krizin amacı Türkiye’yi mağlup etmekten ziyade Türkiye’nin siyasi iradesini test etmek, bölgesel hamle kapasitesini sınamak ve Doğu Akdeniz’de yeni fiili durumlar üretmek olabilir.

Bununla birlikte orta ve uzun vadede İsrail ile Türkiye arasındaki stratejik rekabetin daha sert bir karakter kazanması da ihtimal dahilindedir. Suriye, Doğu Akdeniz, enerji koridorları ve bölgesel nüfuz mücadeleleri iki ülkeyi giderek daha fazla karşı karşıya getiren alanlar haline gelmektedir.

Bugün doğrudan bir Türkiye-İsrail savaşının önünde NATO üyeliği başta olmak üzere çeşitli denge unsurları bulunmaktadır. Ancak mevcut jeopolitik eğilimler devam ettiği takdirde Türkiye ile İsrail arasındaki rekabetin önümüzdeki yıllarda bölgenin en önemli stratejik başlıklarından biri haline gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Kıbrıs meselesi de bu çerçevede yeniden değerlendirilmelidir. Türk Devletleri Teşkilatı üyesi bazı ülkelerin Güney Kıbrıs’a büyükelçilik açmaları veya diplomatik ilişkilerini geliştirmeleri yalnızca teknik diplomatik gelişmeler değildir. Bu durum Türkiye’nin uzun yıllardır savunduğu Kıbrıs tezleri açısından yeni bir gerçekliğin oluştuğuna işaret etmektedir.

Türk dünyasının bütünleşmesi fikri ile sahadaki jeopolitik gerçeklik arasındaki fark dikkatle okunmalıdır.

Aynı şekilde Türk Devletleri Teşkilatı’na paralel yeni bölgesel yapılanma arayışları, Orta Asya’daki güç mücadeleleri ve Zengezur Koridoru etrafında yürütülen tartışmalar da büyük güç rekabetinin yeni cepheleri haline gelmiştir.

Zengezur yalnızca bir ulaşım koridoru değildir. Zengezur, Türk dünyasının jeopolitik bütünleşmesi meselesidir.

Bu nedenle koridor üzerindeki her tartışma aynı zamanda Türk dünyasının geleceği üzerine yürütülen bir mücadeledir. Koridor’un Ermenistan içinde kalan kısmının 99 yıllığına Amerika tarafından kiralanması, Amerikanın Türkiye ile Türk Dünyası arasındaki kapının anahtarını cebine koymasıdır.

Sonuç olarak Türkiye bugün Karadeniz’de Rusya, güneyde İran ve Ortadoğu, batıda Doğu Akdeniz ve Ege, doğuda ise Kafkasya ekseninde aynı anda baskı altındadır.

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablo sıradan bir güvenlik problemi değildir.

Bu tablo yeni küresel güç mücadelesinin Türkiye çevresinde yoğunlaşmasının sonucudur.

Böyle dönemlerde devletlerin en büyük hatası dışarıdaki mücadelelere odaklanırken içerideki dayanıklılığı ihmal etmeleridir.

Türkiye’nin önündeki en önemli stratejik görev, toplumsal mutabakatı güçlendirmek, ekonomik dayanıklılığı artırmak ve milli meselelerde ortak bir devlet aklı üretebilmektir.

NATO Zirvesi’ne gidilirken Türkiye’nin yumuşak karınlarına yönelik baskıların artacağı açıktır.

Ancak Türkiye’nin başarısı herhangi bir küresel merkezin ileri karakolu haline gelmesinde değil, kendi eksenini koruyabilmesinde yatmaktadır.

Çünkü önümüzdeki dönemde asıl mücadele sınırlar üzerinde değil, devletlerin stratejik yönelimleri üzerinde yaşanacaktır.

Ve Türkiye’nin kaderini belirleyecek olan şey hangi blokta yer aldığı değil, kendi kararlarını ne ölçüde bağımsız verebildiği olacaktır.

Bu yazı 363 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum