Vefatı derinden üzmüştü.. Öğrencisi Geyve'den ev aldığını yazdı

Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Prof. Dr. Tayfun Amman’ın öğrencisi Yusuf Temizcan, merhum hocası Amman'ın emekliliğinde bahçe işleriyle uğraşmak için Geyve'den müstakil ev aldığını yazdı.

Vefatı derinden üzmüştü.. Öğrencisi Geyve'den ev aldığını yazdı
09 Mart 2026 - 19:57
Bu Dünyadan Bir Tayfun Amman Geçti
Prof. Dr. Tayfun Amman’ın akademik birikimi, hocalık anlayışı ve insani yönüyle bıraktığı derin izi, öğrencisi Yusuf Temizcan Fokusplus'ta kaleme aldı.

Güzel insan, hocaların hocası Tayfun Amman’ı 5 Mart 2026 tarihinde kaybettik. Onun ardından içimize, ölümü ve faniliği bütün sertliğiyle yeniden hatırlatan ağır bir keder çöktü. Kalbe ağır gelen tarifsiz bir sızı bu.

Tayfun hocamla, Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü lisans son sınıfta, okulumuza geldiği yıl tanışmıştık. 2014 yılı olmalı. Lisans hayatımızın son döneminde, emeklilik öncesinde kısa bir süreliğine bölümümüze gelmişti. Ne kadar talihliydik ki ondan bir dönem lisans dersi aldık. İlk derslerimizi hatırlıyorum da çok farklı bir hocayla karşı karşıya olduğumuzu hemen anlamıştık. Çok etkileyici, çok zarif, derinden, farklı bir ders anlatımı vardı. Kitaplara bakmaz, slayt nedir bilmez; önündeki not kağıtlarına ara ara göz atarak, sakin, nezaketli, gözlerimizin içine bakarak konuşurdu. Sadece beni değil tüm sınıfı, en haylazlarını dahi hemen etkisi altına almıştı. Tane tane konuşuyor, sınıfın içinde geziyor, kendi hayat hikayesini (çok tuhaf bir hayat serüveni olmuştu) anlatıyor; nükteler yapıyor, şiirler okuyordu. Kürsüden dökülenler sadece akademik bilgi değil, ruhumuza dokunan birer hikmet damlasıydı.

Peygamber ahlakı

Dersten hemen sonra daha yakından tanışmak niyetiyle yanına gittim. Sanki ben, genç bir delikanlı değilmişim de onun yaşıtı bir meslektaşıymışım gibi davranmış; beni dikkatle süzmüş ve “Lütfen sık sık gel, konuşalım.” demişti. Ben de fırsat buldukça yanına gittim. Odasında bazen baş başa bazen birkaç arkadaşımızla sohbetler ederdik. Odasındaki özel sohbetlerde daha irfani konulara girer bazen de sorularımıza göre siyasi yorumlar yapardı. Tam geleneksel bir hoca profili ile karşı karşıyaydım ama o zamanlar bunu fark etmem imkansızdı.

Sınıfımızın haylaz öğrencileri bile onun dersinde süt dökmüş kediye dönüyor, tüm sınıfı pür dikkat kendine bağlıyordu. Büyü müydü bu, neydi? Onun derslerinde sınıfın en ön sırasına oturuyor, her söylediğini not almaya çalışıyordum. İleride hoca olursam tam olarak böyle biri olmak istiyorum diye iç geçirirdim.

Lisans bittikten hemen sonra aynı bölümde yüksek lisansa başlayınca tez danışmanımın Tayfun Hoca olmasını çok istemiştim. Sağ olsun hoca da beni kabul etti. Yüksek lisans döneminde daha dar ekiplerle dersler yaptık. Özel sohbetlerinin o derya deniz ikliminden kana kana beslenme devletine nail oldum. Tayfun hocam karşısındakini ciddiye alırdı. Bunu bir peygamber ahlakı ile yapardı. Telaşı yoktu. Yüzü hep güleçti, muhatabına göre konuşmayı çok iyi bilirdi. Onore etmeyi severdi. Hiç kimseye kızdığını, sinirlendiğini görmedim. İnsana sadece insan olduğu için kıymet vermeyi önemserdi. Müslümanlığı dert edinmişti. Türkiye’nin en büyük problemi ahlaktır, sonra diğerleri gelir derdi. 

Kendisini, benim de o dönem çalıştığım Serdivan Fikir Sanat Akademisi’nde ağırladık, oradaki dersleri de ayrı güzeldi. “Okuldaki öğrencilerimi bir seviyorsam buradaki öğrencileri iki seviyorum, çünkü siz not zorunluluğu olmadan, gönüllü olarak bu dersleri alıyorsunuz.” der, yine karşısındakileri takdir ederdi. Beni ve akademiden arkadaşlarımı, Sakarya’da kiraladığı, kendi imkanları ile bahçesini ekip biçtiği, güzel mütevazı evinde bir akşam yemeğinde ağırlamıştı. Kendi elleriyle bize yemekler yapmış, bizi çok mahcup etmişti. Ama hoca için bunlar zahmet değildi, bilakis çok keyif alıyor gibi görünürdü. Akademi sık karşılaştığımız hasletler değil bunlar sayın okur, ender bir bitki gibiydi Tayfun Hoca. Laf aramızda, karşılıklı çok sigara içmişliğimiz var. Bu konularda çekincesi yoktu hatta odasına girince kendi ikram ederdi.

Askeri hekimlikten ticarete, oradan da sosyolojiye
Bu entelektüel derinliğin arkasında, aslında fırtınalı ve arayışlarla dolu bir hayat serüveni yatıyordu. Ara ara bunu anlatmayı severdi. 1962 yılında Manisa’da doğuyor, Bursa’da askeri lise okuyor. 1987’de Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ni bitirdikten sonra birkaç yıl askeri hekim olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nde çalışıyor. Fakat bu iş kendisini kesmiyor ve ticaret yapmaya başlıyor. Fransa, Almanya, Türkiye arasında uluslararası ticaretle uğraşıyor ama bunun da kendisine göre olmadığına kanaat getiriyor. Sonra sosyal bilimlere yöneliyor. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişim (benim de yolum daha sonra bu bölümle kesişecekti) programında doktoraya başlıyor. Çalıştığı konu “Sosyal Tabakalaşma ve Günümüz Fransız Sosyolojisinin Yaklaşımları”. Bu teziyle, Fransız Sosyolog Pierre Bourdieu’u belki ilk defa kendisi Türk akademisi ile tanıştırıyor. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi bölümünde hoca olarak çalışıyor. Burada yüzlerce öğrenciye yıllarca dersler veriyor, çok önemli tezler yönetiyor. Dumlupınar ve Arel üniversitelerinde sosyoloji bölümlerinin kurulmasına öncülük ediyor. Emekliliğine yakın Sakarya Üniversitesi’ne geliyor. Aslında bizim üniversiteye gelme niyetini şöyle anlatıyordu: “Emekliliğim yaklaşmıştı, çok az bir ders yükü ile emekliliğimi buradan alıp, bahçeli bir evde tarla işleriyle uğraşmak istiyorum. Eşim dostum buraya gelsin, onlarla vakit geçirelim, kitap okuyayım istedim.” Ama nasıl olduysa o kısa süre işte son gününe kadar devam etti ve 12 yıl Sakarya Sosyoloji’de talihli öğrencileri ile bir arada oldu.

Sakarya’da önce kiralık bir ev tutup bahçe işlerini denedi hoca. “İstiyorum ama yapabilecek miyim bakmam lazım.” derdi. O mevsim ne ekiyorsa, nasıl hasat yapıyorsa derste zevkle anlatırdı. İşler istediği gibi gidince Geyve tarafında müstakil bir ev aldı. O ev onu çok yordu ama zevkle yaptı. Bahçesini, balkonunu, çatısını düzenledi. Okulda her konuşmamızda bu evden, bahçeden, bu işlerin kendisine verdiği tarifsiz huzurdan bahsederdi.

Hocanın Fransızcası İngilizcesinden daha iyiydi. Arapça öğrenmeye çalışıyordu, hatta hafız olmaya çalışıyordu. Namazlarını aksatmazdı. Sohbetine şahit olduğunuzda mutlaka ayet hadis işitirdiniz. Geleneksel Anadolu irfanı ile Müslüman Türk bir hocaydı. Milliyetçi bir damarı da vardı.

Talebelerine özel ilgi
Ben Sakarya’dan İstanbul’a geçince maalesef irtibatımız zayıfladı. Hoca bazen beni utandıracak şekilde, arayı açtığımızda arar, hal hatır sorar; şu işini ne yaptın, çocuklar nasıl, şu konuyu yazdın mı diye sorardı. Bir keresinde Üsküdar’da çalıştığım yere ziyarete gelmişti. Ne kadar utanmıştım buraya kadar zahmet ettiği için. Öylesine değil gerçekten talebeleriyle ilgilenirdi. Belki bunu yazdığımı görse çok kızar ama evlendiğimde borca girdiğimi öğrenmiş, o dönem ciddi sayılabilecek maddi bir yardımda bulunmuştu. Üzerimdeki emeği, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar azizdir.

Hocayı yazmaya çok teşvik ettiysek de maalesef az yazdı. “Yazarken çok titizleniyorum o yüzden fazla yazamıyorum.” derdi. Yazdığı birkaç makale ve doktora tezi çok iyidir, okumanızı hararetle öneririm. Özellikle hatıralarını yazmasını çok istemiştim, “İsterseniz ben sizinle birlikte yazayım.” demiştim ama maalesef ikna edemedim. İnşallah bir yerlerde notları vardır da kitaplaşır ve kalıcı hale gelir.

Bu dünyadan sahici bir hoca, zarif bir gönül insanı, talebesini gerçekten önemseyen bir münevver geçti. Cenab-ı Hakk ona rahmetiyle katından bol bol ikram etsin, bize de ondan gördüğümüz güzel hasletlerden nasip ihsan eylesin. Amin.
Bu haber 304 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum