Son Yorumlar
Geyve'de örnek davranış
Haber konusu köpek Geyve ve Büyükşehir Belediyesi tarafından tedavi ed...
Yorumu Oku

Geyve'de örnek davranış
örnek
İşte geyvemin insanı
Yorumu Oku

Geyve'de örnek davranış
teşekkürler
Hem hayvansever vatandaşa hem geyve belediyesine teşekkürler.imsanlık ...
Yorumu Oku

Geyve'de 230 kök kenevir ele geçirildi
Oturup kalktığımız insanların kim olduğunu bilmek istiyoruz. Gençlerim...
Yorumu Oku

Tren-Kapı-Melek
Tren
Ne güzel anlatmışsınız; şiir gibi. Severek okudum ve trende adeta yolc...
Yorumu Oku

 
"Çocuklarım olmadan asla"
Salı, 02 Mayıs 2017

ÇOCUKLARIM OLMADAN ASLA

Türkiye’nin batıya (Avrupa) açılan iki kapısından birisi Edirne Karaağaç’tan Bulgaristan, diğeri de İpsala’dan Yunanistan’dır.

14. Yüzyılda Türklerin Rumeli’ye çıkışından sonra Bulgaristan, 1908 e kadar da Türk egemenliğinde kalmıştır.

Yaklaşık beş yüz yılı aşkın bir süre içersinde Anadolu’dan buralara gelen soydaşlarımız zaman zaman, iki milyonu aşkın nüfusu ile yaşamını Bulgarlarla birlikte sürdürmüş. Yeni yeni oluşturulan akrabalıklarla iç içe, yaşamayı sürdürmüş. Sosyal , ekonomik ve kültürel beraberliklerle her iki topluluk sorunsuz yaşamayı becermiştir.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Sovyet ordularının yardımı ile Georgi Dimitrov döneminde sosyalist rejimi benimsenmiş, özgürlükler kısıtlanmış, zorbalık, işkence ve korku ülkede yaşayan azınlıklar (özellikle Türkler, Pomaklar ve Çingeneler) için çekilmez hale gelmiştir.

1972’lerden itibaren binlerce Türk öldürülmüş. 1980'li yıllardan itibaren de Bulgarlaştırma politikası ile Türkler asimile edilmeye başlanmıştır. Türkçe eğitim- öğretim veren azınlık okulları, Türkçe yayın yapan gazete ve dergiler kapatılmış, Üniversitelerde Filoloji dersi kaldırılmış, camiler, kapatılarak ibadet yasaklanmış .

Müslüman mezarlıkları yıkılıp, yakılmış, Türk çocuklarının sünnet edilmesi yasaklanmış, Türk adları kaldırılarak zorla Bulgar adı kullanılması istenmiş.

Dünya kamuoyu önünde uygulanan bu akıl almaz oyunlara şiddetle devam edilmiş. Direnç gösterenlere her türlü eziyet yapılmış, cinayet ve sürgünler, Tuna Nehri kenarında, bataklık ve bitki örtüsünün olmayan Belene bölgesinde çalışma kamplarında son bulmuştur.

Hiçbir suçu ve günahı olmayan soydaşlarımız direnç gösterdikleri için bu kamplarda çalıştırılarak, adeta ölüme terk edilmiş. Dünya basınının reaksiyonlarına, Türk Hükümetinin başvuruları da para etmemiş, insanlık suçu aralıksız sürmüştür.

Yukarıda kısaca özetlediğim bu insanlık dışı davranışlar Todor Jivkov döneminde (1984-1989) hat safhaya ulaşmıştır.

1990 yılında Doğu bloğunun çözülmesi ile Bulgaristan da sosyalist rejime son vermiştir. 1944 yılından önce Bulgaristan’da iki milyondan fazla soydaşımız yaşarken yıllar içersinde sayı azalmış. Zorunlu göçler ardı ardına sürerek 1989 yılına gelinmiş.

Türk ve Bulgar Hükümetlerinin karşılıklı anlaşması sonucu kısa bir süre için Türkler'in ülkeyi terk etmeleri kabul edilmiş. Göç için tanınan bu kısa sürede soydaşlarımız taşınmaz mallarını yok pahasına satarak paraya dönüştürmüş, taşınabilir mallardan ise götürülebilecek kadarına izin verilmiş. Genç-ihtiyar, hasta ve çocuklar yollara dökülerek Türkiye’ye Edirne Kapıkule gümrüğüne yönlendirilmiş sefalet ve şiddet Türkiye’ye girilene kadar da sürmüştür.

Gerek Bulgaristan Göçmen Derneklerinin, gerekse Türk basınının hazırladığı belgeseller izlenirse çekilen bu çilenin, dramın boyutları görülebilir.

Ben bir göçmen çocuğuyum. Rahmetli babam ve ailesi Bulgaristan Kırcaali şehrinde doğmuşlar. Yaşamlarını sürdürdükleri dönemde fazla sıkıntıları olmamış, hatta Bulgarlarla yakın komşuluk ve dostluklar da oluşmuş. 1912-1913 göçünde Türkiye’ye gelerek Çorlu’ya yerleşmişler.

Uzun yıllardan beri Bulgaristan’ın Kırcaali şehrini görmeyi hayal ettim. Bu yıl bu olanağı buldum ve Koşukavak Turizm şirketinin düzenlediği bir haftalık Bulgaristan gezisine katıldım .

Plovdiv (Filibe) ve çevresini gezdik, Kırcaali’yi gördüğümde atalarımın diyarı beni çok etkiledi. Hüzünlendim, burukluklar yaşadım. Son 60- 70 yıldır Bulgaristan’da Türklere uygulanan insanlık dışı davranışların etkisinden kurtulamadım. Dönüş yolculuğumuzda otobüs televizyonundan izlediğim belgesel yüreğimi hoplattı. Nefes alamaz duruma geldim. Bulgar hapishanelerindeki işkenceler, Belene ölüm kampındaki insanlık dışı davranışlar dayanılır gibi değil. Yüreğimiz daralıyor.

Otobüsümüzdeki görevli hanımda Bulgaristan göçmeni. Yanıma sokuluyor, omzuma dokunuyor. "Çok duygulandınız amca, size su getirdim, için de kendinize gelin .Vakit olsa da Türkiye’ye göçümü anlatsam aklınız durur. Benim hikayem de izlediklerinizden farklı değil. Adım Emine, yolumuz uzun ne zaman dinlemek isterseniz öykümü anlatabilirim".

Televizyondaki belgesel bitince yanıma çağırdım. 1962 doğumlu olduğunu söylemesine rağmen yüzündeki çizgiler, saçının beyazlığı acı ve tükenmişlikten bedeni bükülmüş sanki asırlık bir çınar.
"Emine hanım sizden rica etsem hayat hikayenizi mikrofon aracılığı ile tüm otobüs yolcularına anlatabilir misiniz? Herkes duysun". "Memnuniyetle" deyip mikrofonun başına geçti. Gecenin ilerleyen saati olmasına rağmen herkes pür dikkat.

Soluklar kesilmiş. Sesi titrek, heyecanlı ve ürkek. Yüzü sapsarı anlatıyor…

"Ben Bulgaristan’ın Koşukavak kasabasının Muşhallar köyünde doğdum. Orada evlendim, biri 1984 doğumlu Semiha, diğeri de 1990 doğumlu Rüştü adında iki çocuğum var. Eşim İbrahim de aynı köy halkından. 1989 göçüne kadar huzurum ve mutluluğuma diyecek söz bulamıyorum ama bu göçten sonra köyümüzde olduğu gibi civar köy ve kasabalarda yaşayan soydaşlarımız arasında gözle görülür moralsizlik, hüzün ve mutsuzluk var.

Beşyüz yıldan beri acısı, tatlısı ile iç içe yaşamış iki topluluk arasındaki dostluklar bitmiş. Soydaşların boşalttıkları evlerin bacaları tütmez olmuş, sanki kasaba ve köylerdeki yaşam durmuş, ölü sessizliği çökmüş her tarafa. Büyük göç sırasında dört yaşında olan kızım Semiha’dan sonra 1990'da oğlum Rüştü dünyaya geldi.

Evimizdeki mutluluk artacağına eksilmeye başladı. Ben de bu ülkeden gitmek istiyorum ama derdimi kimseye anlatamıyorum. Huzurum kaçtı. Kendimle mücadele ediyorum, kararım kesin ne olursa olsun ben bu ülkeyi terk edeceğim. Kocamla bu konuda anlaşamıyorum. Kocam İbrahim neye karar verirse versin ben gideceğim, gideceğim ama nasıl ve ne zaman . Bilemiyorum. Tek bildiğim, çocuklarım olmadan asla.

1989 göçünden sonra Bulgar Hükümeti katı ve acımasız tutumunu arttırdı. Vize için başvuruda bulundum. Yetkililer bana onbeş günlük vize verdiler ama çocuklarıma yok. Eşim ve çocuklarım olmadan bu ülkeden çıkmamın hiçbir anlamı yok. Ben vize başvurusu yaparken kararımı vermiş ve bir daha Bulgaristan’a dönmeyecek Türkiye’ye sığınacaktım.

Dünyam karardı, şimdi ne yapacaktım, şaşkınım, hayallerim boşa çıkmış huzurum kaçmıştı. Eve geldiğimde eşim "Vize işini halledebildin mi ?" deyince çılgına döndüm. Üstümü, başımı parçaladım, kendimi yerden yere attım. Eşim sakinleşmem için olağan üstü gayret sarf etse de başarılı olamadı. Avazım çıktığı kadar bağırarak şartlar ne olursa olsun, her yolu deneyeceğim, Türkiye’ye çocuklarımla gidiş yolunu bulacağım çıldırmıştım. Kendime geldiğimde Hastanede, kolumda serum, baş ucumda yakınlarım ve çocuklarımı gördüm.

Amacıma ulaşmak için daha sakin olmam gerektiğine karar verdim. Vize alalı üç gün olmuş, günler akıp gidiyor, oniki günüm daha var. Sabah eşim işe gitmek için evden çıkınca ben de arkasından çıkıyor, gayrimeşru yollardan çocuklarımla nasıl Türkiye’ye gidebilirim. Yol arıyorum. Bedel karşılığı çıkış yolları arıyorum. Birileri "Oğlun çok küçük hamile gibi onu bedenine sar, gümrük kapısında fark edilmez, geçer gidersin, sonrada başka bir yöntemle kızını götürürsün, başka yapacak bir şey yok" deniyor, uyguluyorum.

Türkiye’ye yolcu götüren otobüs şoförü organizatör. Deneyimli ve karanlık işlere yatkın bir kişi. Gümrük kapısına geldiğimizde şoför "Pasaportunu bana ver. Ben de polise hamile bir hanım ayakta duramayacak derecede rahatsız, kendisi otobüste pasaportu bende derim, kolayca Türkiye’ye giriş yaparsın. Geçiş işi için anlaştığımız parayı hazırladın mı ?" dedi. Ben de "Tamam" dedim.

Sanki kalbim yerinden çıkacak,gümrük kapısına bakıyorum, hareketlilik var, işlemler yapılıyor. Bir polis arabaya doğru geliyor, korkudan tir tir titriyorum, kapı açılınca gayri ihtiyari ayağa kalkıyorum, karnıma sardığım kuşağım çözülünce Rüştü ayaklarımın ucuna düşüyor. Bulgar polisi "O ne güzel, ayağım uğurlu geldi, bir çocuğun oldu . Nurtopu gibi" gülümsemesi gidiyor, sertleşiyor, beni arabadan indiriyor, elime tutuşturduğu pasaportumla "Haydi resmi muamele yapmayayım, seni çocuğuna bağışlıyorum, zindanlarda sürünmeni istemem, dön evine git".. Yıkılıyorum, kahroluyorum beni uzaklardan takip eden eşimle evimin yolunu tutuyorum.

Birinci denemem sonuç vermedi diye yolumdan dönecek değilim ya yeniden yollara düşüyorum, arayışlarım sürüyor. Yine karanlık insanlar buluyor ve yardım dileniyorum. Evimizde huzur kalmadı, eşim "Bu sevdadan vazgeç" dedikçe daha da hırslanıyorum.

Plovdiv’de (Filibe) Türkiye’ye ev eşyası taşıyan bir firmanın yetkilileri ile görüşüyorum. "Paran varsa hallederiz, yeter ki paradan haber ver, kişi başı bin mark, paranın yarısını burada, yarısını da Türkiye’de alırız". Çarem yok, eş dosttan da almak sureti ile anlaşıyoruz. Kamyonun arka bölümüne kızım, oğlum ve ben yerleşiyoruz.

Yanımıza on, oniki yaşlarında bir erkek çocuğu da getiriyorlar. Nefes almakta zorlansak ta çaresizlik içinde kamyona ev eşyaları yerleştiriliyor.Üstümüzdeki eşyalar, havasızlık, sıcak ve heyecan nedeni ile ölümle yaşam arasında yola koyuluyoruz.

Allah'a dua ediyorum, inşallah sağ salim Ülkeme ulaşırız. Yol bitmek bilmiyor, etrafı göremediğimiz için nerede olduğumuzu tahmin edemiyorum. Bize, konuşmamamız tembih edildiği için işaretleşiyoruz. Yolun sonuna yaklaştığımızı tahmin ettiğim bir sırada yanımızdaki çocuğun yüzünün sarardığını, soluğunun kesildiğini görünce çılgına dönüyorum, olanca kuvvetimle eşyaları itekliyor, imdat çığlıkları atıyorum. Duyan yok. "Allah’ım şimdi ben ne yapacağım? Tanımadığım, bize emanet bile edilmeyen bu çocuk öldü ise ailesi nasıl perişan olmaz". Var kuvvetimle eşyaları itekliyor, avazım çıktığı kadar bağırıyorum. "Yetişin çocuk öldü". Perişanım, çocuklarım hiçbir şeyin farkında değil.

Bir süre sonra kamyonun durduğunu, birilerinin konuştuğunu, yol kontrolü yapan polisler olduğunu tahmin ediyorum ama da yine de bağırıyor ve tepiniyorum. Birileri eşyaları kaldırırken bizi fark ediyor, ben iki çocuğumla hayallerimin tükenişini hüzünle yaşarken, cansız yatan çocuğu alıyorlar, yaşatmak için uğraşıyorlar. Çocuk ölmemiş, sara nöbeti nedeni ile kriz geçirmiş. Tutanaklar, ifadeler ve yeniden hüsranla eve dönüş…

Tanıdık, tanımadık insanlar evimize doluşuyor. Kimileri meraktan, kimileri de biraz olsun kıskançlıktan mücadelemi eleştirmeye başlıyor. Bu defa da Türkiye’ye çocuklarımla gidiş maceralarım hüsranla sonuçlandı.

Azmettim, yılmayacağım, çalmadık kapı bırakmayacağım. Kim ne derse desin kararlıyım. Ben bu işi başaracağım. Evimde huzur kalmadı. Çok sevdiğim eşim bile gittiğim yolun doğru olmadığı kanısında. Allah'tan her iki deneme sonucunda polis takibinden kurtuldum.

Vizemin dolmasına daha üç günün var. Arayışımı sürdüreceğim. Herkes ısrarıma ayrı yorum yapıyor. Duymak istemiyorum. Çocuklarım işin farkında değil. Ben vize dönemim içinde Türkiye’ye gidersem geri dönmeyeceğim. Kararımı verdim. Bir süreliğine de olsa yuvamı terk edeceğim. Kararım kesin. Eşim de huzursuz ve mutsuz. Beni yolumdan döndürmek için gayretleri boşuna.

Koşukavak Turizm şirketi otobüsünde yerimi ayırttım. Bu gece Türkiye’ye gidiyorum. Ne param var ne de beni İstanbul’da karşılayacak bir yakınım. Sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkıyorum, eşimi, canımdan çok sevdiğim yavrularımı bırakarak gidiyorum. Biri beş, diğeri bir yaşındaki çocuklarım ve eşim bensiz nasıl yaşayacaklar bilemiyorum. Gidiş amacım yine aynı: "Çocuklarımın yarınları için". Ülkeme giderken, eşim ve çocuklarımla kuracağım yeni hayatım için maceralara, bilinmezliklere adım atıyorum. Gözüm ve aklım arkamda ağlayarak otobüse biniyorum. Arkamda beni uğurlayan, bana mendil sallayan ne eşim ne de yakınlarım var. Kaçarcasına, bir daha Bulgaristan’a dönmemek üzere Türkiye’ye gidiyorum.

Gün aydınlanırken Gebze Otogarında otobüsten iniyorum. Otobüsün etrafı kalabalık, birbirine sarılan, sevinçten ağlayanların haddi hesabı yok. Bulgaristan’dan gelenler ve karşılayanlardan sonra otogar boşalıyor. Yapayalnız, kimsesiz, boynu bükük olarak yapayalnız kalıyorum. Boş bulduğum bir bankın üzerine yığılıyorum. Şimdi ne yapacağım, nereye gideceğim, nerede barınacağım, ne olacak benim halim. Perişanım ama asla pişman değilim. Mutlaka çocuklarımı da buraya getireceğim, ama ne zaman orası meçhul. Kendime gelmemi bekliyorum. İlk kez geldiğim yurdumun havasını kokluyorum, bol, bol nefes alıyorum etrafı seyrediyorum. Kendi kendime "Haydi bakalım Emine, bozma moralini. Önce yatacak bir mekan, sonra da karnını doyuracak bir iş, daha sonra da geride bıraktıklarını da yanına alabilme çıkış yolları. "Panik yapma" diyerek kendimi teselli ediyorum.

Akşama kadar otogarda kapısını çalmadığım işyeri ve otobüs yazıhaneleri kalmadı. Tek isteğim barınacak yer ve karın doyuracak üç kuruşluk iş. İlk defa yalnız ve kadın olmanın ezikliğini hissettim. Panikledim. Yılmamaya ant içtim. Çevremdeki insanlar güven vermiyor, değişik amaçlarla yanıma sokuluyorlar.

Gün boyu yazıhanesi önünden ayrılmadığım bir otobüs işletmesi yetkilisi "İş bulana kadar yazıhanemde oturabilir, yatabilirsin. Buranın temizliğini de yaparsın, karnını da doyururuz ama ücret veremeyiz. İşine geliyorsa içeriye gir, eşyanı koy, çalışmaya başla". Çaresiz "Peki" dedim. Yeniden dünyaya gelmiş gibi oldum. Hiç değilse barınacak bir yerim var. Kendimi kanıtlarım, çok çalışırım. Kimseye de yük olmam.

Böyle başladı Türkiye maceram. Zaman ilerledikçe çevrede Bulgaristan’dan göç eden insanları da tanımaya başladım. Her gördüğüme derdimi anlattım. Buraya macera aramaya gelmediğimi, çocuklarımı da yanıma almanın yollarını aradığımı belirttim. Zaman su gibi akıyor, Eşimle mektuplaşıyoruz. Yaptığım eylemin doğruluğuna kimseyi inandıramıyorum. Zaman su gibi akıp geçiyor. Sığınmacı olarak işlemlerim yapılıyor, geçici oturma müsaadesi alıyorum. Turizm ve taşımacılık sektöründe çalışmalarımı sürdürürken de çocuklarımı kaçak olarak Türkiye’ye nasıl getirebileceğimi her önüme gelen insanla paylaşıyorum. Her kafadan bir ses çıksa da sonuç alamıyorum.

Nerede ise dört yıl oldu . Eşim ve çocuklarım burnumda tütüyor. Çıkış yolu arıyorum. Çaresizim. Koşukavak’a gidenler ve oradan gelenler hakkımda çıkarılan dedikoduları anlattıklarında kanım donuyor. Eşim söylentilere daha fazla dayanamadığı için çocukları da yanına alarak Sofya’ya yerleşmiş. Ben burada, ailem orada sefilleri oynuyoruz. Gece gündüz demeden çalışıyorum, resmi yoldan aileme kavuşamayacağım kesinleşince yine gayrimeşru yollar arıyorum. Otogarda beni tanımayan, sorunlarımı bilmeyen kimse yok. Her kafadan bir ses çıkıyor, teklifler alıyorum ama inanamıyorum.

Çok bunaldığım bir gün, getir götür işi yapan bir genç "Abla paran var mı?".
-Ne soruyorsun?
"Tanıdığım birileri var, kişi başına Bulgaristan‘dan bin marka çocuk kaçırıyor. Garantili, ben de şahit oldum, istersen seni görüştürebilirim".

Bayılacak gibi oluyorum. Dört yıldır böyle bir günü bekliyordum, ne yapabilirim ki "Hemen beni o şahıslarla görüştür. Param yok ama dilenirim, yine de iki çocuğum için gereken iki bin markı bulurum".

Kartal Yakacık’ta bir evim var kirada oturuyorum. Eskiye oranla daha düzenli bir yaşamım var. Turizm şirketinde çalışıyor ve sigortam da var. Hayallerim gerçekleşirse çocuklarımın geleceğini sağlayacak ve mutlu olacağım.

Aracılık yapan gence bu işi başarırsan seni de memnun ederim. Yeter ki bu işi başaralım. Akşam üzeri görüşeceğim kişi ile otogar kahvesinde buluştuk. Bugüne kadar hiç görmediğim, pek de güven vermeyen bir kişi "Abla senin hikayeni duymayan kalmadı. İki çocuğun Bulgaristan’da yaşıyormuş. Biz şimdiye kadar çok insan kaçırdık. Paran var mı? Çocuklarını buraya getirir ve ondan sonra da çocuk başına biner marktan iki bin markını alırım. İşine geliyorsa karar ver, bana bildir. Telefonum bu. Sakın yanlış iş yapıp ta canımı acıtma". "Tamam" dedim. Ayrıldık.

O günlerde basından öğrenebildiğim kadarı ile organ nakli için yetişkin ve çocukların çeşitli yollarla aldatılarak kaçırıldığı ,organlarının alındığı, bazılarının da öldürüldüğü duyumu aklıma geldi. Ürktüm, panikledim ama ne yapabilirim. Ben niçin bu maceralara göğüs gerdim. Şartlar ne olursa olsun bu işe girişecektim. Gecikmeden görüşmeyi sürdürdüm. Çocuklarımın adlarını, eşimin de telefon numarasını verdim "Getir çocuklarımı al paranı" diyerek el sıkıştık. Eşim İbrahim’e de bilgi verdim, görüşmelerini sağladım.

Yüreğim ağzımda beklerken aracılık yapan delikanlı "Abla bu akşam çocuklarınız eşinizden teslim alınacak. Bir aksilik olmazsa, yarın en geç saat onda çocuklarına kavuşacaksın. Benden haber bekle, kimseye de bir şey söyleme"...

Kalbim dayanamıyor, her an ölebilirim, çok heyecanlıyım. Hasret bitecek ben de evlatlarıma kavuşacağım. Bundan daha önemli mutluluk olur mu?
Eşimi aradım konuştuk. Bana "Çocukları teslim edeceğim şahısla görüştüm, otobüs köye gelecek, yolcularla beraber çocuklarımız Semiha ile Rüştü de otobüse binecekler. Ben de otobüsü Edirne Kapıkule Gümrüğü yakınına kadar takip edeceğim. Bulgar ve Türk gümrük kapısından geçtiklerini gördükten sonra da seni arayarak bilgi vereceğim. Allah yolumuzu açık etsin, inşallah hayırlısı ile çocuklarına yarın kavuşursun, ben de bir yolunu bulur daha sonra yuvama kavuşurum ‘’

Gece boyunca ayakta kaldım, yorgunluktan tükendim ama, bir türlü uyuyamıyorum. Sabahın olmasını bekliyorum. Çok uzun bir gece bir türlü sabah olmak bilmiyor. Ezan sesi ile yataktan fırladım, Gebze Otogarına geldim. Bekliyorum ama bir türlü zaman geçmek bilmiyor. Saniyeler sanki bir asır gibi. Saat on biri geçiyor, hani en geç onda burada olacaklardı. Ne gelen var ne de otobüs. Çıldırmak işten değil. Deli gibi oradan, oraya koşuyorum. Plaka numarasını aldığım otobüs hakkında kimsenin bir bilgisi yok. Aracı genç de ortalıkta yok.

Eşimi arıyorum bana "Gece saat 01.00'de otobüsün Türkiye gümrüğüne girdiğini gördüm. Hala da buralarda oyalanıyorum. Her türlü aksilik geliyor aklıma. Ben de şu anda senin gibi heyecanlı ve üzüntülüyüm. Ya çocuklarımızı bir daha göremezsek ne yaparız, ne olur bana sık sık telefon et " diyor. Hiç tanımadığım insanlara güvendim, şimdi de başıma bu iş geldi. Senelerdir hasretleri ile yanan yüreğim daha fazla dayanamayacak. Ya çocuklarım organ mafyasının eline düştülerse, şimdi ben ne yapabilirim. Polise gidip şikayet etme şansım da yok. Kirli işlere karıştım. Çıldırmamak elde değil, saat 13.00... Ne gelen var, ne de giden. Çok şaşkınım.

Aracı genci arıyorum, görünce yakasına sarıldım. Beni yaktın, mahvettin, sana inandım ve sığındım. Bana, benim gibi bir insana bu yapılır mı? dediğimde "Abla ağlamayı bırak, paraları hazırladın mı? Otobüs yolda arıza yapmış, gecikme ondan. Haydi şu paraları hazırla da şoföre verelim. Bak karşıda seni bekliyor". Şoför yorgun ve telaşlı "Abla paraları ver de çocuklarını al".. Ben "Çocukları görmeden sana beş kuruş vermem" deyince güldü. "Abla telaş etme kafanı kaldır da parkın kenarındaki banka bak? Bu oturanlar senin çocukların değil mi?". Ne yapacağımı şaşırdım, koştum çocuklarımın boynuna sarıldım, öptüm, öptüm doyasıya kokladım.

Büyümüşler kocaman olmuşlar, Gözlerime inanamıyorum. Aradan geçen bunca acılı yıllarımı bir anda unuttum. "Dünyanın en mutlu annesi kimdir" dense hiç şüphesiz "Benim" derim.

Eşime müjdeyi verdiğimde mutluluktan O da uçtu. İkimiz de telefon başında hıçkıra, hıçkıra ağladık. Hayatımda ikinci dönem de başlamış oldu.
Eve geldiğimizde kızım Semiha "Edirne’ye yaklaşırken otobüs yol kenarında durdu. Beni ve kardeşimi otobüsün tavandaki hava akımını sağlayan bölümün içine yatırdılar. Zor nefes alıyorduk. Kapağı kapadılar. Bizi de uyardılar ‘’ sakın ses çıkarmayın, öksürmeyin, hareketsiz kalın. Türkiye sınırına girdikten sonra sizi buradan çıkaracağız. Biraz dayanın dediler. Söylenenleri yaptık ama hiç de kolay olmadı. Anneciğim, kaç yıldır ayrıyız, çok dedikodular duyduk. Ağladık, dertlendik ama kimselere senin yaptığın fedakarlıkları inandıramadık. Çoğu zaman ölmek istedik. Söylentiler hiç de hoş değildi. Utanıyor, kimsenin yüzüne bakamıyorduk. Biz senin ne kadar sıkıntı çektiğini , yoksulluk ve fedakarlık yaptığına hep inandık. Hangi anne bu kadar acılara göğüs gerer bilemiyorum. Artık yeni bir hayatımız olacak. Güçlüklere ben de kardeşim de hatta gurbette olan babam da katlanacak. Sakın endişe etme. Ben onbir, kardeşim de beş yaşında. Artık ölünceye kadar beraberiz.’’

Nerede ise sabah olacak. Emine Hanım yaşam öyküsünü anlatırken zaman, zaman boğulur gibi oluyor gözlerinden akan yaş sel gibi. Tir tir titriyor. Otobüs yolcuları soluk almaksızın dinliyor bu hikayeyi.. Kendisine, senin bu acı yüklü çile dolu yaşam öykünü kaleme almak ve Bulgaristan’ın beşyüz yıldan beri bu ülkede yaşayan soydaşlarımıza yaptığı bu insanlık dışı dramı anlatmak istiyorum. Sakınca var mı ? "Hiçbir sakınca yok . İsterseniz öykümü tamamlayayım. Ben her iki çocuğuma da gözüm gibi baktım, tüm olanaksızlıklara rağmen Eğitimlerini sürdürdüm. Kızım Semiha, Uluslararası İlişkiler okudu, Macaristan’da mastırını tamamladı. Şu anda çok ciddi bir kuruluşta çalışıyor. Oğlum Rüştü, İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak Mühendisliği Bölümünden mezun oldu. Onurlu bir görevi var. Eşim de Türkiye’ye geldi. Maltepe Belediyesi'nde çalışıyor. Çok mutlu ve çok huzurluyuz".

Emine Hanım alkışlarımızla sözünü bitirdiğinde İstanbul Tuzla'da otobüsten inerek evinin yolunu tutarken, otobüs yolcularına, "Kadere bak. Ben yıllarca ailemi Türkiye'ye normal yollardan getiremezken, bugün Bulgaristan'a normal yollardan turist götürüyorum".

İlhan BAYKAL


İlhan Baykal hakkındaki diğer yazılar
Gösterim: 698 | E-posta

İlk Yorumu Siz Yazın
RSS Yorumlar

Yorum Yaz
  • Lütfen Yorumlarınız Haberin Konusuna Uygun Olsun.
  • Kişisel Sözlü Kelimeler Silinecektir.
Adınız:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Güvenlik Kodu:* Code
Bu Habere Yazılan Yorumlar Hakkında E-Posta Aracılığıyla Bilgilendirilmek İstiyorum

Yazdır E-posta
 
 
 
© 2000-2016 Geyve.com Sitedeki içeriğin tarafımızca oluşturulan kısmı kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede kullanılan grafiklerin ikinci şahıslarca kullanılması yasaktır. Yer alan yorumlar ve haberlerden yazarları sorumludur.