Son Yorumlar
3 ay önce asfalt atılmıştı..
Yol
Bizde köy yolları yapılacak diye bekliyoruz. Daha çok bekler miyiz aca...
Yorumu Oku

Ak Parti'de sürpriz aday!
...
Bu kadar yalakalık yaptı. Karşılığını alması gerekir tabi..
Yorumu Oku

Kediye mi üzüleyim, yoksa..
herkes insanlığına üzülsün
hafta sonu olay olmuş olacak ki çarpan araç sahibine mi üzülelim. 2 ...
Yorumu Oku

Şaban Dişli'den duygulandıran Anneler Günü paylaşımı
ELİNE YÜREĞİNE SAĞLIK ŞABAN AMCA.GÖZLER ISLANMADAN OKUNABİLECEK BİR YA...
Yorumu Oku

Geyve'de Ermeni köyüne Ait 101 Yıllık Fotoğraf
Dünyada en ucuz kan müslüman kanıdır
Ermenilerle Türklerin tarihi maalesef bir imparatorluğun enkazı altınd...
Yorumu Oku

 
Kişi bile söz demini
Çarşamba, 31 Ocak 2018

KİŞİ BİLE SÖZ DEMİNİ

Memur olan babasının tayini Eskişehir’e çıkınca ailece bu şehre geliyorlar, geliş o geliş. Bir daha bırakmıyor yakasını ayazıyla insanın içini kurutan bu kent. On iki eylül, sakalı yüzünden defterini dürene kadar belediyede yazı işleri başkâtibi olarak çalışıyor, sonrası inziva. Kendisini buraya bağlayan hiçbir neden yok, bunu dillendirmekten de imtina etmiyor. Dahası var; “Ben bu kente kırk beş dakika önce gelmiş biri kadar yabancıyım.” diyor bir başka konuşmada. Bir saat bile değil anlayacağınız, kırk beş dakika. Benim dünya için düşündüğümü, o bir Anadolu kasabası için söylüyor. Baba oluyor burada ama çocuklarını, kendi ifadesiyle zihinsel taşradan, İstanbul’a uçuruyor.

Beyaz saçlı, beyaz sakallı, beyaz alınlı, beyaz yüzlü, beyaz sözlü bu adamı, devlet memuru oldukları her hallerinden belli olan birileriyle sohbet ediyor buluyorum yanına vardığımda. Uzadıkça uzuyor sohbet, dallandıkça dallanıyor. Ayıp olmayacağını bilsem izin isteyip çıkacağım, o derece. Sonra kim olduğunu öğreniyorum sesini yükselterek kendini duyurmaya çalışan bu memurun -hatta amirin-, adı bana kalsın, çok da önemli değil. Çıkıyorlar, meydan bana kalıyor.

Ben, “üniversite” deyince şöyle bir inşirah seziliyor odada. Sözün kitaplara gelmesi uzun sürmüyor. “Ne okuyorsun?” sorusuna Bostan ve Gülistan diyorum. Fırsat düşünce Şeyh Sadi’den bir de hikâye anlatıyorum, hoşuna gidiyor ve yanından ayrılana kadar, “Bugünün zenginleri de, fakirleri de öyle!” deyip tebessüm ediyor. İki saatlik sohbetimizin leitmotifi oluyor bu ifade.

Mürit pirine dert yanıyor:

-“İnsanlar beni ziyarete geliyorlar. Onların gelip gitmelerinden zahmet çekiyorum, kıymetli vakitlerimi kaybediyorum, ne yapayım? Lütfen bana bir çare bulunuz.”

Yılların tecrübesiyle şöyle diyor pir:

-“Gelen insanlar eğer fakirseler onlara ödünç para ver, zenginseler onlardan bir şey iste, bir daha etrafında dolaşmasınlar.”

“Adettendir!” diyor, çıkarken bir kitap tutuşturuyor elime. Göz ucuyla adını süzüyorum kitabın. Büyük harflerle Bilgiler Kitabı yazıyor ve başlığın hemen altında küçülen harfler bilginin kaynağını deşifre ediyor: Çağımızın Önemli Düşünce İnsanlarıyla Söyleşiler. Hayatımda çok ayrı bir yeri olan bu türle (söyleşi) entelektüel anlamda tanışmamın müsebbibi oluyor biraz da bu hediye.

Kitapta kendisiyle söyleşi yapılan insanlar arasında Adonis, Samuel Huntington, Juliva Kristeva, Claude Levi-Strauss gibi daha önce adını duyduklarım da var, Boutros Boutros Ghali, Ervin Chargaff, Stephan Jay Gould, Czeslaw Milosz, Michel Serres, Elie Wiesel gibi adına pek aşina olmadıklarım da. Ama bunun ne önemi var ki? Konuşmalar zihnimin derinliklerinde makes buluyor. ‘Tam da benim gibi düşünmüş benim gibi söylemiş’ten çok ‘ben ne kadar tek düze dünyada ne kadar tek düze kitaplarla yaşamışım’a götürüyor beni her söyleşi. Yeni konu ve bakış açıları istifleniyor zihnimin küflü raflarına.

Bütün bunlara birkaç örnek vermenin zamanı geldi sanırım. İlk örnekler bilge insan/şair Adonis’ten olsun:

“… Dinsel düzlemle arama koyduğum mesafeden bakınca şimdi Kuran’ı birincil bir metin olarak görüyorum. Ama bugün artık bu metni ikincil olarak adlandırdığım metinden ayıramıyoruz. İkincil metin yorumdur ya da ulemanın, hukukçuların, filozofların, keza halifenin çevresindeki politikacı ve insanların yaptıkları yorumlar derlemesidir. Dolayısıyla çok karmaşık ve çok farklı olan bu ikincil metin bence ilk metni gölgede bırakmıştır. Kuran’ı vahyedilmiş kitap olarak şimdi daha iyi anlamak için bu ilk metni ikincil kitaplardan kurtarmak gerekir, çünkü metinler ya da ikincil metinler Kuran’ı ideolojikleştirdiler, politize ettiler ve buradan da her türden köktenci hareket doğdu. (s. 20)

… Ben, ikincil metne kesinlikle karşıyım, yasa hukukçuları denenlere, ulemalara karşıyım. Kuran’ı her türlü ideolojinin ve Kuran’ı ideolojikleştirme yönündeki her kaygının dışında okumuş ya da okuyan mistiklerin, şairlerin yanındayım.” (s. 21)

“… Ben ‘Tanrı öldü’ dediğimde bu Tanrı’nın ikincil metnin Tanrı’sı olduğunu, köktenci Tanrı olduğunu, neredeyse Tanrısallık karşıtı ve kapalı Tanrı anlayışı olduğunu söylüyorum.” (s. 24)

Adonis’in “birincil metin” ve “ikincil metin” kavramlaştırmaları benim için ufuk açıcı oluyor. Söylenenler cam kırıkları gibi dimağıma batıyor, ama gözümü ve dikkatimi kitaptan ayıramıyorum.

Devam edelim:

“… Kimliğin önceden imal edilmiş bir şey, önceden var olan bir şey olduğu… ve insan varlığının önceden imal edilmiş bu kimliğin gerçekleşmesi olduğu düşünülür. Kimlik bir kaynak gibidir ve o soydan gelenler kimliklerini daima bu kaynağın içinde, bu kaynağın ağzında, fışkırdığı yerde bulmalıdırlar… Benimse başka bir kimlik anlayışım var. Kimlik asla önceden imal edilmiş bir şey değildir, kimlik daimi bir açılımdır ve geçmişten gelmez, gelecekten gelir! İnsan kendi kimliğini kendi eserini yaratarak yaratır. Dolayısıyla kimlik sonsuzdadır, bitmez, ölümle bile bitmez, tamamlanamaz. İşte bu.” (s. 22-23)

Kimlik bahsiyle ilgili söylenenler bugüne kadar duyup bildiklerimi şöyle bir yerinden oynatıyor ve çağımızın temel sorunsallarından biri olan “kimliksizlik”i bir kere daha masaya yatırmama neden oluyor. ‘Üzerimize yapışmış bazı kimliklerden kurtulmak gerekiyor.’ diyorum içimden, ama bu ne kadar mümkündür bilemiyorum.

“… Vatan benim için asla tamamlanmış bir şey değildir. Vatan aşk gibidir, şiir gibidir; sürekli yeniden yaratılır, sürekli yenilenir.” (s. 25)

“… Benim vatanım dilimde, şiirimde, dostluklarımda, aşkımda.” (s. 30)

Vatan bahsinde söylenenler, dünyada Baudelaire’i bizde Süleyman Nazif’i aklıma getiriyor ve vatanın sadece cansız/camid varlıkların mecmuu değil, canlı bir organizma olduğunu bir kere daha fark ettiriyor bana.

“… Arap şair şiir okuduğunda dinleyicilerin ondan beklentisi önceden bilinen anlamı söylemesidir. Aşktan söz ettiğinde, şan ve şereften söz ettiğinde, savaştan söz ettiğinde, okura ya da dinleyiciye kendisinin, okur ya da yayıncı olarak önceden bildiği bir anlamı verir. Ama bu anlamı şiirsel bir biçim içinde verir. Bana göre şiir sürekli kaçan bir anlamın peşinde sürekli koşmaktır, asla bir anlama varılamaz. Anlam daimi bir arayıştır. Ve eğer anlama varılırsa, eğer siz ya da herhangi biri bana ‘ben şimdi artık her şeyi biliyorum, bütün anlamları, bütün anlamı biliyorum’ derseniz, bütün dinlerdeki her türden köktenci de bunu der zaten, bu dünyanın kapalı ve önceden bilinir olduğu anlamına gelir. Şiirde, felsefede dünya her zaman meçhuldür ve daima anlama doğru ilerlenir.” (s. 28)

Şiirde anlam bahsinde de alışkanlıkları kırıyor Adonis. “Buldum” demek “bittim, dondum” anlamına geliyor onun dilinde. Her şeyin yenilendiği dünyada asıl olan aramak olmalıdır ona göre, biteviye aramak. Kafka’nın donmuş denizlere baltalar indirmesi geliyor aklıma. “İnsan varlığı kendi içinde daima yolculuktadır. Düşleri yolculuklardır, özlemleri yolculuklardır, aşkı yolculuktur, dostluğu yolculuktur.” (s. 29-30)

“… Söylediklerim şairlere dönük bir şey, özellikle Arap şairlerine, gerçeküstücülük içinde belli bir mistisizm arayan genç kuşağa. Şunu dedim: Arap geleneğine yabancı bir hareket olan gerçeküstücülüğü okumak yerine, öncelikle mistisizmi daha iyi okumak gerekir, çünkü sizin gerçeküstücülükte bulacağınız şeyi gerçeküstücülükten önce sufilikte bulabilirsiniz, çok daha derin ve daha zengin olarak. Bu beni gerçeküstücülük okumamı genişletmeye yöneltti ve gerçeküstücülüğün, eğer dini soyutlarsanız, bir mistisizm olduğunu buldum, ama Tanrısız mistisizm.” (s. 31)

Batıda üretilen kavramlara/akımlara teslim olmamak Adonis’te fark edilen bir başka nitelik. Gerçeküstücülüğü “Tanrısız mistisizm”le açıklama çabası bunun bir örneği. Gerçekten öyle mi, emin değilim, ama düşünmeye değer.

“… Eğer her zaman göç etmemiş olsaydım, daima yola çıkmak üzere olmasaydım, kendi dilimin içinde, ana dilimde sürekli yolculuk halinde olmasaydım, ölmüş olurdum, boş olurdum.” (s. 30) diyen Adonis’in söylediklerine başka ne eklenebilir ki?

Kitapta altı çizili daha çok cümle var. Onlar da bir başka yazıya kalsın.


Muharrem Dayanc hakkındaki diğer yazılar
Gösterim: 291 | E-posta

İlk Yorumu Siz Yazın
RSS Yorumlar

Yorum Yaz
  • Lütfen Yorumlarınız Haberin Konusuna Uygun Olsun.
  • Kişisel Sözlü Kelimeler Silinecektir.
Adınız:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Güvenlik Kodu:* Code
Bu Habere Yazılan Yorumlar Hakkında E-Posta Aracılığıyla Bilgilendirilmek İstiyorum

Yazdır E-posta
 
 
 
© 2000-2016 Geyve.com Sitedeki içeriğin tarafımızca oluşturulan kısmı kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede kullanılan grafiklerin ikinci şahıslarca kullanılması yasaktır. Yer alan yorumlar ve haberlerden yazarları sorumludur.