Muharrem Dayanç

Muharrem Dayanç


Geyve Öksüzü: Necatigil

19 Aralık 2021 - 11:43

Birçok şehrin olduğu gibi İstanbul’un kaderini belirleyen olayların başında deprem, salgın hastalıklar ve yangınlar gibi doğal afetler gelir.

Bu tür afetlerin ortak özellikleri beklenmeyen bir zamanda ortaya çıkmaları (vuku bulmaları), sebep oldukları zarar ve travmaların kısa sürede onarılamayıp insanlar üzerinde derin izler bırakmalarıdır.

31 Mayıs 1918’de İstanbul’un kadim yerleşkelerinden biri olan Fatih’te büyük bir yangın felâketi yaşanır.

Çoğu yan yana eklemlenmiş ahşap evler göz açıp kapayıncaya kadar yanarak kül olur.

Semt halkı bin bir zorlukla nesiller boyu biriktirdiklerinin, imar ve inşa ettiklerinin bir anda yok oluşunu çaresiz gözlerle seyreder. Mal kaybının yanı sıra can kaybı da yaşanır.

Bu felâketi, o dönemin çocukları/gençleri olan Ahmet Hamdi (Tanpınar) ve Behçet (Necatigil) üzerinden takip edip kodlamak mümkündür.

Çünkü bu şahsiyetler, 1918’deki yangında doğdukları ve çocukluklarının bir kısmını geçirdikleri babaevlerini kaybederler.

Daha da önemlisi sonraki hayatlarını bir yere kadar bu hadise belirler.

(Babasının ölümünden bir yıl sonra 1889’daki Fatih yangınında Mehmet Akif’in babaevi de yanar ve aile ciddi anlamda sıkıntıya düşer.)

Bu yazıda, yangının daha çok Behçet Necatigil ve ailesi üzerindeki etkisine değineceğiz ama önce şairi ve yakın çevresini kısaca tanıyalım.

Necatigil, 16 Nisan 1916’da İstanbul’da, Fatih’te, Atik Ali Paşa’da doğar.

Babası aslen Kastamonulu olup kitaplara düşkünlüğüyle bilinen, bir ara müfettişlik yapsa da hayatını daha çok müftülük, müderrislik ve vaizlik gibi din işleriyle kazanan Mehmet Necati Gönül’dür.

Şairin anne tarafından dedesi Geyveli müderris Hafız İbrahim Hakkı Efendi’dir.

Fatih ve Dolmabahçe camilerinde başimamlıkla birlikte Osmanlı’da matbu İslâm’ın onay ve denetim makamı olan “Tetkîk-i Mesâhif ve Müellefât-ı Şer’iyye Meclisi” üyeliği de yapan İbrahim Hakkı Efendi devrinde, özellikle ramazan aylarında padişahın da hazır bulunduğu “huzur dersleri”nde görev alacak kadar öne çıkmış bir din âlimidir.

Anne Fatma Bedriye Hanım (1896-1918) böyle bir babanın, “sanatkâr ruhlu, duyarlı, zarif, kısacık hayatına olağanüstü güzellikte nakışlar, işlemeler, sığdırmış.” biricik kızıdır.

Necatigil’in iki kızından küçüğü olan Ayşe Sarısayın, bu dünyada ancak yirmi iki yıl kalabilen babaannesi Geyveli Fatma Bedriye Hanım’ı, büyüklerinden duyduklarından yola çıkarak ayrıntılı sayılabilecek bir şekilde bize tanıtır:

“Çocukluğumda ondan (F. Bedriye Hanım) kalan ve annemin kullanmaya kıyamayıp ‘çeyiz sandığı’nda yıllarca sakladığı iğne oyası işlemeli örtüleri, dantelleri arada bir çıkarıp hayranlıkla seyrederdik ablamla. Yıllar sonra, ‘eskiye rağbet’ arttıkça ve el işleri ‘moda’ olup değerlendikçe, bu örtüler de gizlendikleri karanlık sandıklardan günışığına çıkıp evimizin duvarlarını süslemeye başladı. Özellikle, ipek böceği kozaları üzerine işlediği ve yedi yılda tamamladığı olağanüstü güzellikteki bir levha (tablodaki çiçek figürlerini aslına uygun yapabilmek için, her mevsim sabırla söz konusu çiçeklerin açmasını beklediği anlatılır), bizim yaşantımıza tanıklık etti asılı olduğu duvarda.”

Bu alıntı, doğumundan sonra sadece iki yıl çocuğuna eşlik edebilen annenin hem oğluna (Necatigil) hem onun ailesine etkisini göstermeye yeter de artar bile. Söylenenler, ince ruhlu, titiz, sanatçı mizaçlı, uyumlu, utangaç, hoşgörülü, sabırlı, tertipli düzenli Anadolu kadınından oğluna geçen genetik hususiyetlerdir aynı zamanda.

Necatigil’in şiirlerinin merkezinde yer alan hüzün, karamsarlık, yalnızlık ve bir ömür boyu hiç dinmeyen/geçmeyen acı erken yaşta trajik bir şekilde kaybettiği annesinin ona mirasıdır.

Anne sonrası hayat tam bir kâbus gibidir şair için.

Çok sevdiği anneannesini bir kenara bırakırsak, psikolojik rahatsızlıkları olan üvey anneden hiçbir zaman çocuğuna ayıracak zamanı olmayan babasına kadar herkes şairin çaresizliğine, hastalığına, mutsuzluğuna odun taşır.

Öyle ki, ciddi bir dikkat ve mesai gerektiren rahatsızlıklarını on üç, on dört yaşlarındaki küçük Behçet kendisi takip etmek, gerekli randevuları kendisi almak, gerekli ilaçları yine kendisi bulmak zorundadır.

Annesizlik “merhametsizlik” olarak yansır hayatına ve eserine büyük ustanın.

Tekrar Fatih yangınına dönelim.

Fatma Bedriye Hanım “mide humması” rahatsızlığını atlatmak üzereyken ailece yaşadıkları konak yanar ve o esnada evde istirahat etmekte olan hasta kadın sırtlarda taşınarak son anda yanmaktan kurtarılır.

Son anda ve büyük çabalarla gerçekleşen bu yangından kurtarılma hadisesi

F. Bedriye Hanım’ın zaten zayıf düşmüş bünyesini daha da hırpalar.

Bedenen yıpranma ruhtaki travmayla da birleşince bütün bu sıkıntı ve felâketlere dayanamaz ve kısa süre sonra hayata gözlerini yumar anne.

Evsizlik ve annesizliğe, bir yıl bile geçmeden bir saray memurunun psikolojik rahatsızlıkları olan kızıyla evlenen babasıyla arasında gittikçe büyüyen uçurum da eklenince küçük Behçet’i her şeyiyle zor bir hayat beklemeye başlar.

Necatigil’in bir yazısında, yokluğunu bir ömür hayatının merkezinde taşıdığı annesinin izine rastlarız.

Metnin sonunda annesinin memleketinin de içinde yer aldığı “İzzet Geyve” takma adı vardır.

Bu durum şairin bilinçdışındaki “Geyve” imgesine gönderme yapması bakımından değerlidir.

Kitaplarıyla, şiirleriyle, çevirileriyle, radyo oyunlarıyla, denemeleriyle, araştırmalarıyla, mektuplarıyla, antolojileriyle, sözlükleriyle, hikâyeleriyle, konferanslarıyla, sadeleştirmeleriyle, örnek kişiliği, öğretmenliği ve babalığıyla Türk edebiyatında mümtaz bir yer edinen, belli bir edebiyat akımını öncelemekten çok “toplumcu realist” çizgide eserler veren “evler şairi” Necatigil’le ilgili bu yazımızı onun ölümünün arifesinde yaşanan ve bugüne ince mesajlar gönderen hatıralarla sürdürelim:

1979’un son aylarını hastanede geçiren Necatigil’in durumu gittikçe ağırlaşmaya başlar.

Hastalık son evresindedir ve ailenin ekonomik durumu iyi değildir.

Öğrencileri ve dostları onun sağlığına kavuşması için bütün yolları denemek ister

Devlet görevlileri ikna edilir, tedavi için Avrupa’ya gitme yolu açılır.

Ölümün ayak seslerini kalbinde hisseden koca usta buna karşı çıkar:

“Bu memleketin parasına yazık değil mi? İyileşeceksem burada iyileşirim, öleceksem burada ölürüm.” der.

Öylesine ince ruhludur ki kendisiyle yakından ilgilenen Cerrahpaşa’daki doktorlara haksızlık edeceğini de düşünür Avrupa’ya tedavi için gitmeye onay verirse.

Keşke bütün incelikler burada bitse. Üç kişilik odadan tek kişilik odaya geçme durumu söz konusu olduğunda bu sefer “Oda arkadaşlarıma ayıp olacak yahu!” diye itiraz eder.

Yani onun nahif kalbi, yüce gönlü, örnek hayatı, hocalığı ve babalığı da şiirine dâhildir.

Annesi Geyveli ve dolayısıyla hemşehrim olan şairi bir ölüm yıldönümünde daha saygıyla ve rahmetle anıyorum.

İki yaşında kaybettiği anneciğinin dizlerinin dibinde olduğundan hiç

şüphem yok.

Allah Behçet Necatigil’e rahmet eylesin.

Öğrencilerine başta Hilmi Yavuz olmak

üzere sağlıklı ve uzun ömürler versin.

Yazıyı Necatigil’in annesi için yazdığı “Cuma Günleri” adlı şiirle bitirelim.

 


CUMA GÜNLERİ

 


Cumaları, dâim, ikindiden sonra

Bekler ölüleri dörtgözle pencerem.

Onlar, ölülerim dediklerim de kim:

Uzak akrabalar ve hasretim annem.

Ekseri yalnızdır cama vuruşunda

Kalkıp mezarından gelen o hazinem

Çocukluğumun iklimini taşıyan Yâsin

Mübarek ruhunu bulur mu bilmem.

Uzaklaşan kanat sesleriyle veda,

Başlar yeniden bir hafta süren matem.

Belki de annemin gözündeki yaştır

İnce ve belirsiz, gözüme dolan nem.

(Oluş, 18 Haziran 1939)

Bu yazı 229 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum