Reyhan Karagöz Çetin

Reyhan Karagöz Çetin


Mutluluk dolu yıllar

30 Aralık 2020 - 17:50

"Sayılı gün dediğin nedir ki, sağ olana göz açıp kapayana kadar gelip geçiyor zaman" derdi büyüklerimiz. Üç yüz altmış beş gün önce de yeni yıla girerken neler hissettiğimi, beklediğimi yazmış hatta zaman su gibi akıyor, hedefler koymazsak bir şey başaramadan yıl/ yıllar biter, ardından bakar kalırız demiştim. 
     Eminim ki her insan yazılı veya sözlü olmasa da pek çok hedef koyuyor, arzu ve istekler sıralıyor zaten; ama kim ne kadarını gerçekleştiriyor bilemiyoruz tabi. 
Ne kadar hedef ne kadar başarı olarak görülebilir  bu göreceli bir kavram olsa da ben kendi adıma kırk yıl sonra girdiğim sınav sonucu üniversite hayatıma başladım, sosyoloji bölümü öğrencisi oldum, bir hedefimi daha gerçekleştirmiş oldum. 
      Geçen bir yıl süresinde, aklımıza gelmeyenler başımıza geldi. Bir virüs bizleri hapsetti; maskeli gezmek, sevdiklerimizden uzak durmak zorunda kaldık. Sevdiklerimizi aldı, bizleri yalnız yaşanan hastalıklar, ölümlerle baş başa bıraktı. Beklentilerimiz, hedeflerimiz değişti. 
    Değişti derken duraksadım, değişti mi sahiden, değişebildik mi? Değişmek de, bazen hiç değişmeden kalabilmek de çok zor görünüyor. Tam değiştim zannederken bir an bir bakıyoruz ki aslında hiç değişmemişiz. Neysek yine oyuz. Nasıl bir kültürün içinde yoğrulmuş, beynimiz nelerle dolmuş, nelerin doğru, nelerin yanlış olduğuna nasıl bir karar vermişsek yıllar geçse de, pek çok şart değişip bize farklı gerçekler sunsa da hayretle görüyoruz ki doğru dediklerimiz hiç etkilenmemiş, değişmemiş, bizi değiştirmemiş. 
    Önceki gün sosyal bir paylaşım altında bir beyin yorumlarını okuyarak hayrete düştüm/ neden düşüyorsam? Hâlâ Gölcük depremi, açık giyinenler, Allah'a inanmayanlar yüzünden oldu diyor. Onca müslümanın yaşadığı Endonezya'da neden sürekli deprem oluyor, onca insan ölüyor da, büyük depremlerle sarsılan Japonya'da, üstelik dindar görmediğimiz insanlar ölmüyor desek ne çare; adam kendi doğrularından bir dünya kurmuş kendisine, ikna etmek ne mümkün. 
     Çoğu zaman o adamdan farklı değiliz aslında, sadece inatla savunduğumuz gerçekler farklı. Bir zamanlar zencilerin restoranlara girememesi, otobüse binememesi, insanların köle ticareti adı altında alınıp satılması ama bunun makul görülmesi gibi. Arenalarda ölümüne yapılan dövüşlerin bir tiyatro eseri oynanıyormuş gibi izlenmesi mesela. Birilerin cadı deyip yakılması veya meydanlarda idam edilen bir suçluyu izlemek için toplanmak gibi. Din otoritesine geçen iktidarın, giyotinle kafa kestirip adam öldürmesi, üstüne bir de adamın ailesinden bıçak parası istemesi gibi. Şimdi insanlık dışı saydığımız, çok uç örnek gibi gördüğümüz bu olayları yakınlaştıralım isterseniz. Madımak'ta insanları yakmak gibi. Ellerinde sopalarla yürüyüp tekbirler getiren ahali Allah adına cihad gerçekleştiriyor belli ki. Akıllarınca kendilerine cennette yer hazırlıyorlar. Ölüm üzerinden gitmeyelim haydi, biraz da mabedler üzerinden gidelim. Beş yüz, altı yüz, yedi yüz yıl öncesinden kalma muhteşem mabedler görüyoruz. Kiliseler, camiler. Altın varaklı minberler, kubbeler. Nakış  nakış oyulmuş  mermerler; vitraylar, freskler, heykeller ve tabi ki duvarlara yazılıp asılan özlü sözler. İnsana dair, sevgiye, merhamete dair sözler...Ne zaman böyle bir yere girsem kaç kişi çalıştı buranın inşaatında diye düşünüyorum. O dönemde halk da bunca zenginlikten, ihtişamdan nasibini alabiliyor muydu? Çalışanların ücreti tam ödeniyor muydu? Yoksa halk kuru ekmeye muhtaç, çıplak ayakla dolaşırken yapılan bu esere bakıp manevi bir haz, tokluk mu hissediyordu? Yoksa bir dilim ekmek parası çıktı bu iş sayesinde deyip mutlu mu oluyorlardı? Belki de sınav için geldiğimiz dünyada Allah'ın gönlünü kazandık bu muhteşem mabedle, huzur içinde ölebiliriz diyorlardı, kim bilir. Canım belki de ben şüpheciyim, belki de o devrin insanlarının her biri çok büyük bir refah içinde yaşıyordu. Şimdilerde altmış üç bin kişilik Çamlıca Camisi yapılırken insanların şaşaa içinde yaşaması, yokluk içinde tek insan olmaması gibi. Sahiden aklıma gelmişken sorayım, siyanür içip topluca ölen aileler veya babalar bitti mi yoksa haberler mi kısıtlandı? İşini kaybedip intihar eden babalar? Gençler? 
      Zalimlik diye adlandırdığımız şeyleri yaşadığımız zaman diliminde fark edemiyoruz. Yıllar sonra bizleri hatırlayan çocuklarımız belki de bizi barbarlar, vahşiler diye anlatacak. Bir bayrak, bir karış toprak, dünyaya çizdikleri sınırlar için birbirlerini öldürüyorlardı, oysa yeryüzü herkesindi, bunu anlamadılar diyecekler. Suçluların neden suç işlediğini anlamak, o sebepleri ortadan kaldırmak, onları eğitmek, hayata katmak yerine yıllarca dört duvar arasında tutuyor, ailesine hasret bırakıyor, özgür yaşam hakkından mahrum ediyorlardı diyecekler. Kazları canlı canlı yoluyor, fokları vura vura öldürüp kozmetikte kullanıyor, etlerini yemek için hayvanları türlü eziyetlerle çoğaltıp, yaşatıp, öldürüyorlardı diyecekler. Denizleri bile bölmüş, balık çiftlikleri kurmuşlardı diyecekler. Dağları delik deşik edip, hayvanların  yaşam alanlarını talan edip egoistçe her yeri zapt etmişlerdi diyecekler. 
    İnsanlar kendi doğasında değerlendiriyor her şeyi. Şimdi birileri çıkıp ne yapalım, endüstrileşmeyelim mi, ava mı çıkalım, aç mı kalalım diyecek. Böylesi olmasa da belki de daha az yemeliyiz. Az giyinmeliyiz. Tüketim meraklısı olmamalıyız. Kapitalizmin bize dayattıklarına dur demeliyiz. Tükettiğimiz herşeyin doğal kaynakların sermeyesinden olduğunu, bitmeyecek bir şeyin var olmadığını bilmeliyiz. Hunharca yok ettiklerimiz bitecek, suçlanacağız, pişman olacağız belki de. 
 Dileğimiz bizden sonra gelen nesillerin daha insancıl olması. Bizlerden daha becerikli, daha mantıklı, vicdanlı, merhametli olmaları. İnşallah yapılan yanlışları görüp hiçbir canı incitmeden, üzmeden güzel bir hayat sürerler. Biz her şeyi tüketmeden alsınlar elimizde olanı. Dur desinler  bize, dur desinler. 
    Hepimiz kendimizi iyi ve güzel görüyoruz. Neyimiz var ki eleştirilecek. Her eylem, beslediğimiz her duygu için bir açıklamamız var. Kendimizi savunmayı iyi başarıyoruz. Oysa insan dediğin ne kadar bilmiş olursa olsun kendisini göremiyor; ne kadar konuşursa konuşsun kendisini ifade edemiyor. Ne zor şey anlaşmak. Ne zor şey birini anlamak. Off yine kederlendim. Nasıl kederlenmeyeyim ki. Bir yıl daha geçti ve yaşama dair, insana dair ne kadar da az şey bildiğimi görüyorum. Yıllarca beraber yaşadığı insanı, büyüttüğü çocuğu, aşk yaşayıp varını yoğunu anlattığı insanı; muhabbet kaynağım, uyanma sebebim deyip yere göğe koyamadığını hatta ve hatta kendisini bile tanıyamıyor insan. 
      Bir öfkeye bakıyor insanların senin için neler söyleyeceği. Bazen seni en iyi tanıması gereken kişi öyle şeyler söylüyor ki sahiden bu ben miyim diyebiliyorsun. Tabi ki her zaman böyle dostlar, arkadaşlar bulmak zor. İnsan içinde tutuyor ne düşündüğünü. Ve biraz refaha bakıyor ne kadar bilmişlik edeceğin, büyük konuşacağın. 
     Evliliklerden bahsediliyor. Ben eşlerin birbirini aldatmasını affedemiyorum diyor biri. Oysa neye göre aldatmak, kime göre? Derecesi ne? Bedensel mi olur illaki, peki ya duygusal olunca? Severek yapılan bir evlilik, eğitimli eşler, yolunda giden işler kaç kişiye kısmet. Aile, toplumsal yaşamın yapı taşlarından en önemlisi. Kültür etkileşimi, çoğalmak, miras paylaşımı, güç birliği için şart. Aile kavramına gelebilmek için evrimleşmiş, epeyce yol katetmiş insanlar. Güç birliği sağlamaya ve akılcı bir yol geliştirmeye çalışmışlar. Ama buna rağmen  bazı birliktelikler, saplantılı eş, hayaline ufkuna sığmayan biriyle ömür bitirmek zorunda kalmak, toplumsal baskı veya maddi imkansızlıklar yüzünden yerinden kımıldayamamak, insanın mutsuzluk içinde kıvrım kıvrım kıvrandığı günleri getirebiliyor. İşte bu mecburiyetler şimdilerde insanları evlenme isteğinden uzak tutuyor. Hızla çoğalıyor yalnız yaşayan beyler, hanımlar. Farkındalıkların yakalandığı, insanların uyandığı, bireyselleşmenin, özgürlüğün tadına varıldığı bu günlerde birileri birinin hışmına uğruyor.  Bir yanda yalnız yaşayan, evlilikten kaçan beyler, bir yanda yakılan, öldürülen, tecavüz edilen kadınlar. 
    Sanırım hiç kimse kendisini kötü diye tanımlamıyor. Bize yanlış gelen pek çok  eylem, sahibi için gayet akılcı. Öyle olmasa bunca siyasi çatışma, şiddet, gerçekleşir mi? Ahlaksızlık insandan insana değişir mi? Kim ben ahlaksızım dedi ki şimdiye kadar. Amayla başlayan savunmalar var hep. 
     Emile Durkheim (1858-1917) toplumu din ve dışı olarak inceleyip anlatmaya çalışır. Çünkü yüzyıllar boyu yaşanan din savaşları, din üzerinden kurulan egemenlikler, yönetimler onu bu yola sürüklemiştir. 
Bakıyorum insanlar dini de kendi zekaları ve menfaatleri doğrultusunda anlıyor. "Ben İslam dinine inandım, Allahın varlığından birliğinden şüphe etmiyorum, diğer dinin mensubu istediği kadar haramdan uzak yaşasın, istediği kadar yardımsever olsun, istediği kadar ben dürüstüm hiçbir canı incitmedim desin, benim peygamberime inanmadığı sürece cehennemde yanacak" diyor. Her dinin inananı kendini cennetlik, diğer dine inananı cehennemlik ilan ediyor. 
       Adam onlarca kadınla beraber olmuş, aşk içindi diyor. Ayrıldığı her kadının ahlaksız olduğuna, kendisinin çok akıllı olduğuna, yalan söyleyeni nasıl da yakaladığına, kadınların asla tek erkeğin ilgisiyle yetinmeyeceğine, aldatma dürtüsü ile hareket ettiğine inanmış. Hep kötü olana denk gelmek nasıl oldu deseniz şanssızlık diyor ama asla kendinde hata bulmuyor. Psikolojik bozukluk, şüphecilik, nefs uğruna yaşadığı kötü tecrübeler, yanlış seçimler, kıymet bilmemek gibi şeyler aklına gelmiyor. Günah işleyeni Allah affeder yeter ki Muhammed a.s'a inansın diyor. Peki bile bile işlenen günah dediğinizde Allah affedicidir, sonuçta insanız, tövbe yolu hep açık diyor. 
    Bazı insanlar en çok kendisini seviyor. Belki hepimiz öyleyiz. Bizi yüceltecek, bizi anlayacak, sonsuz sevecek bir ayna gibi görmek istiyoruz karşımızdakini. Her bakışımızda ne kadar güzel göründüğümüzü görmek istiyoruz. İnsan bir çift göze bakıp sanırım kendi değerini görmek istiyor. 
      Devam ediyoruz yaşama, bakalım nereye kadar. Bakalım daha neler öğrenecek nelerin doğru nelerin yanlış olduğuna karar vereceğiz. Belki çok da düşünmeden ne çıkarsa bahtıma; gelene hoş heldin, gidene güle güle diyeceğimiz bir hayat yaşayacağız. Hayat sorgulamaya gelmez, bir şey yaşanıyorsa sebebi vardır deyip gönlümüzü ferah tutacağız. İnsanın alacası içindedir, ne yapsa yeridir deyip belki teselli bulacağız. Merak etmeyeceğiz belki insanların neden ağladığını, neden güldüğünü, neye ihtiyaç duyup neyi ıskaladığını. Belki de her bakışı her susuşu her iç çekişi nefes nefes içimize alacak, uzun uzun sebebini düşüneceğiz. İnsan insanda çoğalıyor. İnsan kendisini başka insanlarda tamamlıyor, görüyor. Dileğim samimi gözlerle, yalansız sözlerle ve gerçek sevilerle buluşmak.
    Çok uğraşıyor gül zırhını yırtmak için. Dikenli bir dalın ardından gülümsüyor hayata. Aşk deyip toprağa sarılıyor, dost deyip güneşe gülümsüyor, sevgili deyip ayla sevişiyor. Yağmurla yıkanıyor, yaprakla sarınıyor. 
Biz de toprakla sevişmeyi, dikenlere rağmen gonca güller vermeyi öğreneceğiz. Yaşamak, evrendeki güzellikleri tüketerek değil çoğaltarak paylaşarak anlamlı ve güzel. Tohumunuz, fideniz bol olsun. Yağmurunuz bol, güneşiniz neşeli olsun. Mutluluk dolu günlerde biçeceğiniz hasatınız bereketli olsun. Ambarlarınız hep dopdolu, sofralarınız kalabalık olsun. Mutlu yıllar.

Bu yazı 1012 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum